KaraibDenizi

07 Kas

Evde Dün Akşam

Levent KENTER / Hikayelerim / / 0 Comments

Geceyle dinlemeli genişleyen
Bir ağacın gövdesini

Üzerine yıldız sererken
Su vermeli gülün toprağına

Şiir geceyi sever çünkü
Aşk geceyle açıklar kimliğini

Eski bir ırmak yatağında
Yeni bir serüvendir gece

Ve bir kadın sevilmeyi bekler
Gecenin en ince yerinde
– Ahmet Uysal –

 

EVDE DÜN AKŞAM

 

… mutfakta masasının yanına oturdum, kağıt karaladım, salak saçma şekiller çizdim, anlamlı anlamsız şeyler yazdım, ne anlama geldiğini bilmediğim kelimeler türettim, bir sigara yaktım, gün içinde olanları, olmayanları düşündüm, zihnimde sonsuzlukla edepsiz düşünceler arasında dolaştım. Aklımdan edepsiz düşünceler akarken kendime “hadi len!” dedim, sesleri dinledim, kedimle oynaştım, kalktım, kedime sulandırılmış süt verdim, bilgisayara film kopyaladım, bir filmin yarısını seyrettim, su içtim, çişim geldi, işemeye giderken çiçeğin birinin kurumuş yaprağını kopardım, ellerimi yıkadım, geçerken kitaplıkta unvanı adından uzun bir yazarın kitabına gözüm takıldı, aldım, mutfak masasına döndüm, oturdum, derin derin iç geçirdim, telefon çaldı, telefonla konuştum, karşıdakinin sesinin bana nasıl ulaştığını düşündüm, hayret ettim, o’nu dinlemediğimi ama anladığımı anladım, sonra buna da hayret ettim, masanın üzerine düşen sigara külüne üfledim, nasıl parasız kaldığımı düşündüm, bu duruma canımı sıkıp sıkmamak konusunda kararsız kaldım, boşluğu hissettim, evren mi büyük ben mi küçüğüm acaba dedim, kafamın içine sığdığına göre ikimizde küçüğüz sanırım dedim, düşündüklerimden sıkıldım, boş boş mutfağın zeminini seyrettim, camdan dışarı baktım, ne yaptığımı düşündüm, boş boş etrafı seyrettim, sokaktan sesler geldi, önce sokağın gürültüsünü, sonra midemin gurultusunu dinledim, dolabı açtım, kendime yiyecek bir şeyler hazırladım, bir şeyler yedim, elma suyu içtim, gözlüğümü çıkardım, kısa hayaller kurdum, onlardan da sıkıldım, defterimi açıp tekrar yazdım, kağıt karaladım, abuk sabuk şekiller çizdim, yarım kalan filmi seyrettim, elime bulaşan mürekkebi sildim, çıkmadı, “s*ktiret” dedim, dışarıdan gelen uçak sesini dinledim, “ne kadar yakın geçiyor” dedim, içindeki yolcuları hissetmeye çalıştım, duygular çorbası gibi hissettim, sırtımı kaşıdım, tam kaşınan yeri bulamadım, not defterimin önceki sayfalarını karıştırdım, “acaba beni dünyada tutan şey nedir?” diye düşündüm, “amaaaan neyse ney” dedim, derin bir iç geçirdim, dudaklarımı büzdüm, gözlerimi kıstım, burnumu çektim, öksürdüm, üzerime düşen sigara külünü üfledim, sonra bir daha üfledim, sigaranın üzerinde kalan külü tablaya çırptım, yanağımı kaşıdım, sigaradan derin bir nefes çektim, dumanı üfledim, yorulan bacağımı diğer bacağımın üstüne attım, kedim dizime sürtündü, onu seyrettim, gıdısını kaşıdım, sigaradan bir nefes daha çektim, uzunca mutfak tavanını seyrettim, mutfak lambasının tavana düşen gölgesini inceledim, kendimi dinledim, nefesimi dinledim, sessizliği dinledim, kedinin mırıltısından başka bir şey duymadım, radyoyu açtım, orada konuşulanlara içimden laf attım, kendime güldüm, dolmakalemin kapağını açtım, tekrar bir şeyler karaladım, kalemin kapağını yerine koydum, itekledim “tık” dedi, sonra çıkarıp tekrar yazdım, böyle abuk sabuk şeyler yazmak çok saçma geldi, sonra hoşuma gitti, içimde başka bir ben mi var? diye merak ettim “acaba kaç ben var” diye düşündüm, bir tane, ya da “bir” olduğuna karar verdim, defterimin “insanın bilinç boyutları” notlarını aldığım sayfalarını açtım, göz gezdirdim, her yerde dolaştığımı düşündüm, bazı bilinç boyutlarında da “vize” istendiğini anladım, bir başka film seyretmek için bilgisayarı açtım, komik bir film seyrettim, hiç gülmedim, filmi seyretmekten vazgeçtim, elime kitabı alıp karıştırdım, boş boş kitaba baktım, kalktım salona gittim, salonda volta attım, ilk fırsatta kitaplığı düzeltmek lazım dedim, bunu kaçıncı kez söylediğimi hatırlamaya çalıştım, çiçekleri kontrol ettim, mutfağa gelip çay yapmak için su kaynattım, suyun kaynama sesini dinledim, meyve çayı yaptım, çay poşetini bardaktan çıkarırken çay kaşığına ipiyle sıkıştırdım, iki-üç damla daha çıktı, posasını çöpe attım, çay kaşığının sesini dinledim,  masaya oturup tekrar yazdım, Mualla hanımın buz dolabı kapağındaki fotoğrafına uzunca baktım, minnettarlıkla doldum, şifa diledim, buz dolabının kapağını açıp baktım, çekici bir şey bulamadım, “hayat güzeldir” kitabının yazarının mutsuz olduğunu anladım, buna hayret ettim, ortalıkta uçuşan sineği avlamaya çalıştım, avlayamadım, bu mevsimde hayatta kalabildiği için sineği takdir ettim, tekrar mutfak masasının başına oturdum, “şimdi ne olacak?” diye sordum, cevap veremedim, “hayırlısı olsun” sözünün ne kadar sihirli sonuçlar yarattığını, insanı rahatlattığını anladım, kalemin sesini dinledim, kalemin sayfa üzerine yazarken çıkardığı sesin dostça mı düşmanca mı olduğunu anlamaya çalıştım, kalem canlı olsaydı ne yazdığını anlar mıydı acaba?, kağıt canlı olsaydı ne hissederdi, kirlendiği için utanır mıydı? Kaleme kızar mıydı? Bilgi taşıdığı için övünür müydü? Seçmek durumunda kalsaydım kağıt mı olmak isterdim, kalem mi? soruları aklımdan geçti, evet evet böyle sorular aklımdan geçti, bir süre içimden kendimle dalga geçtim, kedi kucağıma zıpladı, tüylerini yalamaya başladı, onu seyrettim, kafasını okşadım, gıdısını kaşıdım, “canım kızıııııım” diye laf attım, yüzünü çevirdi, gözlerini kırpıştırdı, cilveli cilveli baktı, mırlamaya başladı, onu dinledim, kediyi rahatsız etmemek için uzunca süre mutfak masasının yanındaki sandalyeden kalkmadım, bilgisayardan müzik açtım, içimden mırıldanarak şarkıya eşlik ettim, şarkıcın sesi ne kadar “kadife “ye dokunma hissi veriyor diye düşündüm, defteri açtım “zan” üzerine çeşitlemeler yazdım, yeni kelimeler uydurdum, yazdıklarıma güldüm, bildiğimi zannettiğim neler var acaba diye düşündüm, yazarken kaşlarımı çattığımı fark ettim, paketinden bir sigara çıkardım, çakmağın sesini ilk defa duyuyormuş gibi hissettim, hoşuma gitti, bir sigara yaktım, dumanı kafamı kaldırıp havaya üfledim, duman sayesinde üflediğim nefesin ne kadar yol aldığını gözledim, dumanla halkalar çıkardım, kedi kucağımdan indi, mama kabına gitti, “maması azaldı, yarın mama alayım” diye düşündüm, kalktım çantamdan ajandamı çıkardım, “kediye mama al” notu yazdım, hafta içi yapılacak işler listesine baktım, saat kaç oldu diye merak etmediğimi fark ettim, “yatayım bari” dedim, esnedim, bilgisayarı kapattım, kalemi defterin arasına koydum, masayı yarın toplarım dedim, tembellik mi üşengeçlik mi bana daha yakın diye sordum içimden, üşengeç olduğuma karar verdim, bunun gizlice zekamı taktir etmek olduğunu fark edip utandım, kalktım, banyoya gittim, giderken çiçeğin kuruyan diğer bir yaprağını kopardım, dişlerimi fırçaladım, fırçalarken aynaya bakıp “sen kimsin?” diye sordum, cevabı merak etmedim,  yatak odasına gittim, soyundum, banyonun lambasını söndürmediğimi hatırladım, gittim söndürdüm, dönüp yatağa yattım, baş ucumda duran kitabı açtım, birkaç sayfa okudum, bir şey anlamadım, tekrar geriye dönüp aynı sayfaları yeniden okudum, kitabı yerine koydum, ışığı kapattım, kedi yanıma geldi, kıvrıldı, onun mırıltısını dinledim, ninni gibi geldi, sonra da bir sivrisinek geldi, bir zaman sesini kulaklarımla takip ettim, sonra yaklaştı, uzaklaştı, yaklaştı uzaklaştı, zaten küçücük bir hayvan, çabuk doyar, rahat bırakır diye düşündüm, uyumaya çalıştım, tekrar geldi, kulaklarımın çevresinde uygun bir yer aradı, zihnimde onu takip ederken uykum kaçtı, kalktım, baş ucu lambasını yaktım, kedim garip garip bana baktı, sanırım anlam veremedi, uyumaya ya da uyur gibi yapmaya devam etti, hava soğumuş üstüme hırka alayım dedim, sanki anneannemin sesini duyar gibi oldum, sokaktan bir ambulans geçti, içindekini merak ettim, tekrar mutfağa geldim, bir sigara yaktım, sigaranın dumanı gözüme kaçtı, gözümü ovaladım, not defterimi açtım, “uyku tutmayan adamın uyanma hikayesini” yazmaya başladım, üç sayfa yazdım, bir işe başlama konusunda ne kadar başarılı olduğum konusunda kendimi takdir ettim, pekiyi bitirmek konusunda nasılım sorusu aklımın ucuna geldi, o uçtan gerisin geri gönderdim, devamını aklıma getirmek işime gelmedi, bunun farkına vardım, esnedim… ne kadar sıradan bir akşamdı diye düşündüm. Kalktım, mutfak lambasını kapattım, gün ağarmaya başlamış, fark ettim, yatmaya gittim.

23.11.2010

25 Tem

Söz

Levent KENTER / Genel / / 0 Comments

“Müziğin sesini duymayanlar dans edenleri deli zanneder”

                                                                                                F. Nietsche
22 May

POSTMODERN BİR MASAL / SAÇ-MA-SALLA-MA

Levent KENTER / Hikayelerim / / 1 Comment

Oturdum modern zamanların ‘post’una bir masal dokudum. Yükleyip mavi kuşun kanadına twitleseydim iyiydi ama mavi kuş sanal sanal uçamayanlardan. Dokurken masalı bir türkü tutturdum,  “twitine twitine bandım bedava mı sandın kafa verip aldım” diye. Türküyü mü dinlersiniz masal diye, masalı mı okursunuz türkü diye… Zamanlardan bir zaman, gecelerden bir gece yan yana geldi pek çok hece. Onlar yan yana geldi birlik oldu, okuyana sordu bir bilmece…

Bir delinin attığı taşı kırk akıllı çıkarmaya çalışmış kuyudan, bir akıllının attığı taşı kırk kim çıkarır ki hayattan?

 

Devamını Oku

07 Nis

HERKESİN YOLCULUĞU KENDİNE

Levent KENTER / Senaryo Denemeleri / / 0 Comments

Godspeed You Black Emperor – East Hastings” parçasına yazılmış kısa bir senaryo denemesi.

HERKESİN YOLCULUĞU KENDİNE

Sahne: karşılıklı iki uzun koltuktan oluşan eski bir tren kompartımanı. Kompartımanın penceresi seyirci tarafındadır, kapısı kulise bakar.

Kişiler:
Rahip (Peder)
Bahçıvan
Rock müzisyeni (Rakçı)
Dilenci

Tren, İngiltere’nin “east hasting” bölgesinden batıya gitmek için istasyonda beklemektedir. Kompartımanda üç yolcu vardır.

Rahip; kırklı yaşlarda, inançlı, elinde bir İncil var, Üzerinde siyah rahip elbisesi vardır, trende gidiş yönünün tersine olan koltukta oturuyor, yüzüne zoraki bir gülümseme asılmış gibi duruyor, bileti gidiş-dönüş. Farklı şehirlerde kilise adına vaazlar vermektedir.

Rock müzisyeni; otuzlu yaşlarda, siyah deri montu, siyah pantolonu, siyah tişörtü ve siyah çizmesi var. Elinde bir gitar taşıyor, gidiş yönündeki koltukta oturuyor, bileti gidiş-dönüştür. Biraz gergin, inançsız, isyankar ve alaycıdır. Batıya konser vermeye gidiyor.

Bahçıvan; ellili yaşlarda, zaman zaman her iki taraftaki koltukta oturuyor, zaman zaman ayakta, pencereden dışarıyı seyrediyor. Bileti tek gidiş. İç  huzurunu yakalamış, sakin, saygılı bir tavrı vardır. Yüzünde gülümseme eksik olmaz. Batıya, bir arkadaşının daveti üzerine bir bahçe düzenlemesi için gidiyor.

(Kompartımandaki üç yolcu, koltuklarına oturmuşlar ve trenin kalkış saatini beklemektedirler. Rahip elindeki incili karıştırmaktadır. Rakçı gitarının akordunu yapmaktadır. Bahçıvan pencereden dışarıyı seyretmektedir. Bu arada istasyonda ne dediği tam anlaşılmayan kötü bir İngilizceyle yaşlı bir dilenci yüksek sesle bir şikayette, ağıtta bulunmaktadır. Sonrasında tren penceresine yanaşır.)
Devamını Oku

17 Mar

Prenses ve Kurbağa Masalı – İki

Levent KENTER / Hikayelerim / / 0 Comments

“ben kimim?” sorusuna neredeyse benden başka herkes “kendince” bir yanıt veriyordu ve hepsi de kendi yanıtının doğru olduğuna tartışmasız inanıyordu. Üstelik “sen kimsin?” sorusunun yanıtı için kendilerinden başka herkesin verdiği yanıta da sorgusuz  bir inanç taşıyorlardı. … Bu soruya kendi yanıtlarımı bulmam konusunda bir tek O teşvik etti. “herkesin söylediklerini dinle ama sonunda yanıt için kendi kalbinin sana söylediklerine inan, ama kim olduğun konusunda karar vermek için acele etme” demişti. “birden çok ben mi var?” diye sorduğumda da “birden fazla yönü, katmanı olan bir sen varsın” dedi… Haa ! bak bu yön konusunu biliyordum. Saklambaç oynarken, ebe olduğumda “önüm arkam, sağım solum sobe, saklanmayan ebe” diye söylüyorduk. Sanırsam yön dediği bunlardı. Kendimle saklambaç oynayan kendim gibi… Kendi kendimi bulmak ve sobelemek gibi… Eğlenceli gibi görünüyor ama bir yanım hep kendini arayan “ebe” olacak sanırsam… Meğer ebeliğin başka bir anlamı daha varmış, anlattı ama neremle dinlemediysem anlamadım. O anlamı anlama işini, öteki daha eğlenceli geldiği için sonraya, anneme sormaya bıraktım. Anneme sorduğumda da “senin aklın almaz” dedi. “Sen anlat, aklım anlamasa da kalbim anlar” diye yetişkin ukalalığıyla, beni bile şaşırtan bir cevap verdim. “dili de kurbağa dili gibi uzun” diyerek uzun uzun söylendi. Yine mi kurbağa tanrım? … Bu “katman” işini de tam anladığımı söyleyemem. Sanki bir süper kahraman, yani “Süpermen” ya da “Batman” gibi bişey mi acaba? “Kat Man” … içimdeki kahramanla, Kat Man’la  tanışmayı çok istedim… Hatta kim bilir belki dünyayı bile kurtarabilirdim.

Devamını Oku

08 Mar

Prenses ve Kurbağa Masalı – Bir

Levent KENTER / Hikayelerim / / 0 Comments

Giriş

Uzun zamandır notlar tutar, hikayeler yazarım kendimce. Bazıları not defterlerimde, bazıları hala aklımın ya da kalbimin bir yerlerinde durup bekler. Aklımdakileri deftere, defterdekileri bilgisayara geçirmeye niyetlendim. Fazlaca durmaktan bazıları bayatlamış, bazıları hala taze, bazı yazılarsa yeniden can suyu alırsa yeşerecek. Bazı yazılar çok fazla “bence”, bazıları “sence”. “Bence” olanlar bir süre daha bende kalsın, “sence” olanları çıkaralım gün ışığına, kanatlandıralım. Bakalım nasıl süzülür göze, kulağa, kalbe.
Devamını Oku

08 Şub

YOLCULUK NOTLARI – YEDİ

Levent KENTER / Yolculuk Notları / / 0 Comments

… Rüzgarın üzerinde giden nefesiniz,
elbet bulacaktır süzülecek bir göğüs.
Kimin göğsü olduğunu sormayın bana.
Sadece bakın, nefesin temiz olup olmadığına

Ağzınızdan çıkan sözcük,
mutlaka bulacaktır kendini dinleyecek bir kulak.
Kimin kulağı olduğunu sormayın bana.
Sadece bakın, o sözün özgürlüğün gerçek habercisi olup olmadığına…

Mikhail Naimy – Mirdad’ın Kitabı

Devamını Oku

12 Oca

Yolculuk Notları – Dört

Levent KENTER / Yolculuk Notları / / 0 Comments

Dostlar ırmak gibidir
Kiminin suyu az, kiminin çok
Kiminde elleriniz ıslanır yalnızca
Kiminde ruhunuz yıkanır boydan boya

İnsanlar vardır; üstü nilüferlerle kaplı,
Bulanık bir göl gibi…
Ne kadar uğraşsanız görünmez dibi.
Uzaktan görünüşü çekici, aldatıcı
İçine daldığınızda ne kadar yanıltıcı….
Ne zaman ne geleceğini bilemezsiniz;
Sokulmaktan korkarsınız, güvenemezsiniz!
Devamını Oku